Boşnak Türküsü

İnsanın İçini Dağlayan Boşnak Türküleri

İsmail Gümüş’ün Boşnak Türküsü adlı öykü kitabı aynı adı taşıyan öyküyle başlıyor. Öykünün kahramanı “Habiba” kendi adına yakılan bir türküyü söylemektedir Boşnakça.

Oy Habiba verem bolu vala                  (Uy Habiba verem olasın

U veremu Ahma spominala                  (Verem de Ahmo’yu anasın…)

Türkiye’ye gelmeden önce Yugoslavya’nın Novipazar kentine yakın bir çiftlikte otururmuş İbro ve Habiba. Oradan Türkiye’ye gelmişler. Haklarında başka bilinen bir şey yok; “…ama türküsünde neler gizliydi kim bilir?”

Kısa bir süre sonra Habiba yataklara düşer, artık ölümü beklemektedir. Uzun uzun mektuplar yazar ‘Sırbiya’ya. Bu mektupları hep anlatıcı-kahramanımız götürür. Ölümünden kısa bir süre önce yaşlı bir kadın gelir ve uzun uzun Boşnakça konuşurlar. O kadının kim olduğunu Habiba’nın ölümünden sonra öğrenirler ancak. Çocuklar: “Türkücü kadın ölmüş.” dediler.

Ansızın gelen o yaşlı kadın: “Benim gelinim olacaktı Habiba. Olmadı, gelin olmadan öldü.” der ve onun hüzünlü hikâyesini anlatır. Aslında Habiba, Novipazar yakınlarındaki çiftlik sahibinin dillere destan tek kızıymış. Annesi erken yaşta ölünce Habiba’yı bu yaşlı kadın büyütmüş. Kadının Ahmo adındaki oğlu Habiba’ya âşıkmış, Habiba da ona. Ama olacak iş değilmiş bu.

Bir gün Habiba’nın babası her şeyi duyar, kadınla oğlu Ahmo’yu çiftlikten kovar. Habiba’nın kendi rızasıyla İbro ile evlendiğini duyar bir süre sonra Ahmo. Hayata küser, İşte o acılı Boşnak türküsünü yakar. Bugün bile Novipazar’da “Oy Habiba” türküsü söylenirmiş, o acılı sevda ve ayrılık türküsünü bilmeyen yokmuş.

Babası Habiba’yı Ahmo’dan kurtarmak için Türkiye’ye yollar ama Ahmo, İbro’ya diş bilemekte ve hep bir fırsat kollamaktadır. En yakın arkadaşı İbro’nun kendisine ihanetini unutamaz. Bir yolunu bulup Türkiye’ye kaçan Ahmo aylarca arar ve İbro’nun izini bulur. İbro’yu kasabanın pazar yerinde vurduğunu Habiba’dan başkası bilmez. Ama zavallı İbro’nun günahı yoktur. Aslında İbro ile Habiba, Ahmo’yu beklemiştir hep, ikisi de ona ihanet etmemiştir.

Bu acıklı türkü hikâyesini şöyle bitiriyor yazar: “O gün ben küçük bir çocuktum. Bugün korkunç Boşnak öyküsünü yazarken bizim Toprak Sokakta bir haydut türküsünün acı sözlerini duyar gibi oluyorum. Habiba sanki hâlâ akşam pencerelerinden o türküyü karanlık sokağa ağlıyor.”

İsmail Gümüş Kimdir?

İsmail Gümüş’ün Boşnak Türküsü, Cumhuriyet Yayınları tarafından yazarın Deli Balkan Yeli kitabıyla ortak kitap olarak basıldı. Her kitapta on ikişer öyküden toplam yirmi dört öykü yer alıyor. Gümüş’ün ilk öykü kitabı Boşnak Türküsü’nün ilk baskısı Mayıs 1984’te Hacan Yayınları, ikinci baskısı ise Ardıç Yayınları tarafından 1994’te yapılmıştı. İlk baskının kapağında -aynı zamanda bir ressam olan- öykücünün “Güneşe Bakan Babam” adlı tablosu yer almaktadır. Deli Balkan Yeli’nin yayımlanış tarihi ise 1995 yılı. Uzun zamandır baskısı olmayan iki öykü kitabı özenli bir baskıyla tek kitap olarak hazırlanmış.

Boşnak Türküsü’nün Hacan yayınlarınca yapılan ilk baskının arka kapak yazıları Talip Apaydın, Emin Özdemir ve Adnan Binyazar tarafından yazılmış. Kitabın çıkışından bir ay sonra Melih Cevdet Anday “Büyük Bir Öykü Yazarı” (Cumhuriyet, Haziran 1984) başlıklı övgü dolu yazısıyla İsmail Gümüş’ü selamlıyor.

Gümüş’ün tanımadığına vurgu yaparak şunları söylüyor Melih Cevdet: “İsmail Gümüş adlı büyük bir öykücümüzün bulundu­ğunu, yemin ederim bilmiyordum. Onun Boşnak Türküsü adlı kitabını hayranlıkla okudum, dostlarıma övdüm ve okuma­larını salık verdim.” Yazının devamında da onun ağzından hayat öyküsünü veriyor kısaca: “Bin dokuz yüz otuz sekizde büyük bir hudut kasaba­sının yoksul bir sokağında anamın babamın açlığına ortak ol­dum. Kasabanın tek fıçı ustası babam, yine de ekmek buldu, öldürmedi bizi açlık yıllarında.” Ama bu ‘hudut kasabası’ nerededir, orası bilinmez kalıyor.”

Cumhuriyet’ten çıkan yeni baskıda, yazarın hayat öyküsü kısaca verilirken Anday’ın merak ettiği o ‘hudut kasabası’nın neresi olduğu da açıklığa kavuşuyor: “İsmail Gümüş, 1938 yılında Kırklareli’nin Demirköy ilçesinde doğdu. İlkokulu doğduğu ilçede okudu. 1957’de İstanbul Çapa Öğretmen Okulu’nu, 1963’te Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nü bitirdi. Öyküleri Varlık, Türk Dili, Bilim ve Sanat gibi çok sayıda dergide yayınlandı.”

İlginç ve Çarpıcı Öyküler

Kitap bir türkü öyküsüyle başlıyor ve peş peşe türkü öyküleriyle devam ediyor. Her iki kitapta da kahramanların dertlerini, mutluluklarını türkülerle anlattığını, öykülerin türküye dönüştüğünü görüyoruz. Adnan Binyazar, Gümüş’e şöyle sesleniyordu: Bir türkünün öyküleştirilmesini sende görüyorum. Bir daha şiir yazma, resim de yapma. Yeryüzünde herke­sin yapacağı bir şey vardır. Seninki, ikisi de değil. Seninki hi­kâye yazmak! O ne zengin bir yaşantıdır İsmail! Bir saniye durma, her gün otur, babanı yaz, Safiye Sultan’ı yaz, kendini yaz. Sen bir İstrati’sin Smayo. Farkında ol bunun.”

Yazar, ikinci öyküde bütün Boşnakların “Mico” dediği “sessizliğine kimseyi karıştırmayan, yalnızlığına kimseyi sokmayan” değirmenci Mico’nun hayatını anlatır. Habiba gibi onun da yaşam öyküsünü pek kimse bilmez. Sadece anlatıcı-kahramanımızın babasına açılır Mico. Anlatıcının, Mico ile ilgili gözlemleri bu zamanlarda pekişir. Yağmurun yağışına sevindikleri Boşnakça türküleri birlikte söylerler. Yazar İsmail Gümüş, türkülerle birlikte yaşamı verirken Boşnak halk kültürünün de temelinde türküler olduğunu hatırlatmış olur okura.

Anlatıcının yer yer anladığı bir Boşnak türküsü Mico’nun yalnızlığını çok güzel anlatmaktadır aslında: “Yasam u svaki zaman mlogo sam” Yani “Ben bütün zamanlar içinde çok yalnızım.” Sonra türküsünün içinde Sırp eşkıyaların köyünü bastığı ve kadınını öldürdüğü o karlı geceyi anar. Mico, türküsünde kadınını: “Yapraksız bir gül dibine” gömüyor,  kucağında küçük oğlu Smayo ile yaşadığı ülkeden “türküsü ile birlikte” kaçıyor. Aslında her türkü başlı başına acılı bir hayatın tek başına çarpıcı bir öyküsü gibi duruyor kitapta.

Üçüncü öykü: Dayko’nun türküsü adını taşıyor. Dayko, Çırçır sokakta, eski bir Rum evinde yaşayan yalnız bir insandır. Karısı Sayima’yı ve oğlu Bedri’yi peş peşe kaybeden Dayko, sanki acının canlı bir anıtıdır. Civardaki‘kömür gölü’ oğlu Bedri’nin boğulduğu zamandan beri “Bedri’nin Gölü” diye anılmaktadır. Ve onun duyamayacağı mahallenin diğer kısımlarında çocuğu adına yakılmış acılı bir türkü, bir ağıt söylenmektedir Boşnakça: “Kara gecelerde yaşıyorum/Her günüm kara bir duman/Gelir misin oğlum benim?/Gelirsen hangi zaman?”

Anlatıcı-yazarın dayısı Dayko, bir fıçı ustasıdır. Yazarın babası da bir fıçı ustasıdır. Yazar öykülerinde, iyi bildiği, yaşamlarına yakından tanık olduğu yakın çevreyi anlatmayı sever. Yazarın “Kasabanın tek fıçı ustası babam”ifadesinden bunu rahatlıkla anlayabiliyoruz. Yazarın anlattığı karakterler Toprak Sokak’larında her gün karşı karşıya olduğu tanıdığı eş dost, akrabadan oluşmaktadır. Bir de yine aynı Boşnak camiasından ama biraz daha uzakta olanlar, garip ve kendilerine has dünyaları olan yalnız, garip acılar taşıyan kadınlar ve erkekler vardır.

Gümüş’ün Öykülerinde Ele Alınan Konular

Çocukluğumun Altın Çocukluğu adlı öyküde, Istrancalardaki yaşam anlatılır. Kent yaşamıyla kasaba yaşamı öyle güzel karşılaştırılır ki: “Çoğumuz bir yerde tutukluyuz. Kimimiz, büyük kentlerin ışıklı, ezgi dolu gecelerinin özlemiyle dolu doluyken, serin orman vadilerinde tutsak oluruz. Kimimiz de, o büyük kentlerin anlamsız gürültüsünde tutuklu, ilkel yeşilin süslediği bir orman serinliğine acıkmış yaşar gideriz.”

  Bosna Hersek Eurovizyon 2016 şarkısı tanıtımı yapıldı

Nisan ayında çayır otlarının ormanla yarışır gibi büyüdüğü Istrancalarda Boşnaklar, bu sefer acının değil sevincin türküsünü söylerler: “Kişa liye/trave raste/Nova godina” Yani: “Yağmur yağıyor/Otlar büyüyor/Yeni yıllara” Boşnak türküleri; acıları, çaresizlikleri, dertleri anlattığı gibi bazen de yüreklerin bir vurmasını sağlar. Tırpanla ekin biçen çalışkan Boşnaklar, türkülerle birlikte tek yürek olur: “Boşnak türküsü tümünün yüreğinde bir tek ses gibi çıkar, yırtar gibi vadileri yankılanırdı Samakof dağlarında.”

Torlukçular öyküsü, odun kömürü yaparak hayatını zorlukla kazanmaya çalışan çileli insanların hayatını anlatır. Öykülerin çoğunun ana mekânı olan Istrancalar’da geçer olaylar. “Orman, aranılan, beklenen umuttur orda. Bu yüzden insanları ormanla güler, ormanla küser yaşamlara.” Bazen torluklar patlar,  o yılın emeği zayi olduğu gibi insanlar da ölür. Hayro’yu böyle bir patlamanın ardından ağıtlarla uğurlarlar: “Yanıyor gündüz yanıyor gece/Kara toprak söyle bana/Hayri’m benim bir gün bana/Döner mi dersin, döner mi dersin?” Her türkü, aslında başlı başına bir öyküdür orada. İnsanların acıları, sevinçleri en yalın ve çarpıcı biçimiyle Boşnak türkülerinde yankılanır.

Islak Çarıklar öyküsünde köyün Deli Meşo’sunu anlatır yazar. Onun da çok acı bir hikâyesi vardır. Babası Beyto’yu vuran Hırvat Kosiç, zavallı Ayişa’yı kocasız, Meşo’yu da babasız bırakmıştır. Yıllar geçmiş Beyto’nun oğlu Meşo büyümüştür köyün muhtarı olan Katil Kosiç, onu da yaşı tutmadığı halde askere göndertir. Meşo, yıllar sonra sadece kolunu değil aklını da yitirmiş olarak geri döner. Tutsak günlerinin alışkanlığıyla her zaman elindeki bir çarığı kemirirmiş Meşo, öykünün adı oradan geliyor. Yazara Meşo’nun öyküsünü babası anlatır. Bir öyküyü türküleştirmenin verdiği acıyla ‘Ahh, çamur dünya’  der babası ve yine acılı türkülere bağlanır hikâyenin sonu.

Madalyanın Üçüncü Yüzü öyküsünde Hayriz, Kore’ye gider, bir bacağı eksik ve elinde bir madalyayla döner köyüne. Babası Dilsiz Lato, alır madalyayı uçuruma atar. Boşnak Türküsü’nün son öyküsü Hacer Ana’dır. ‘Şehit oldu’ diye haberi gelen oğlu Suphi’yi karşısında ‘bir ayağı yok’ olarak görünce çıldırır Hacer Ana. Hayriz gibiSuphi de ayaksız dönmüştür Kore’den. Bir ananın yüreğinin derin titreyişi vardır öyküde. Kore Savaşı’na, genel olarak savaşa eleştirel göndermeler yapılır. Bu eleştiri, sözle değil tavır ve hareketlerle verilmeye çalışılır.

Emin Özdemir, Gümüş’ün öyküleriyle ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor: İnsanları anlatırken onların bireysel ve toplumsal gerçeğini öykünün özsuyunda ustaca eritiyor, öykülerindeki tazelik, sıcaklık da büyük ölçüde buradan geliyor. Buna bir de Islak Çarıklar, Madalya­nın Üçüncü Yüzü… öykülerinde olduğu gibi seçilen konula­rın çarpıcılığını da ekleyebiliriz.”

Deli Balkan Yeli

İsmail Gümüş’ün Deli Balkan Yeli kitabı da aynı adı taşıyan öyküyle başlar. Meho’nun, arkadaşı Hayriz’i öldürdüğü iddiası ele alınır. Meho’nun öldürdüğü söylenilen Hayriz’i aslında Haşim Aga’nın muhabbet arkadaşı İnhisarcı Recep öldürmüştür. Haşim Aga, yargılama sonuçlanmadan ölür. Askere giden Meho, bir yıl yattıktan sonra serbest bırakılan İnhisarcı’yı vurur. Ayrıntılı ve güzel bir biçimde geliştirilen öykülerin bir anda bitmesi bütünlüğü biraz bozuyor, sanki bazı öykülerin sonu biraz aceleye gelmiş. Bunu bir belirleme olarak söylemeliyim.

Sadece bu öykü değil genel olarak bütün öyküler, Istrancaların kuzey yamaçlarında yer alan Boşnak, Pomak, Arnavut, Selanikli köylerindeki yaşantıyı, gelenek-görenekleri, her türlü folklorik unsuru çok iyi ortaya koymaktadır. Mekân kâh sınırın bu yanı kâh öte yanıdır. Bazen Sarayova’yı, Mostar’ı bazen İğneada’yı, Istrancaları anlatır yazar.

Yağmurlar Göğe Doğru Yağar öyküsünde Bego’nun ölümünü anlatmaktadır yazar. Boşnakların Türkiye’ye göçünden; eski yurdu acılarla terk edişten söz edilmektedir. Geldikleri kasabayı, köyü hiç bozulmamış bulurlar. Gidenler, çiçekleri öylece bırakıp gitmişlerdir, kepenkleri bile kapamaya fırsat bulamamışlardır. At kültürü de öykünün içinde genişçe anlatılıyor. Kahramanın dayısı Bego, atların dilinden, her şeyinden anlayan bir insandır. Göçten sonra bir müddet orman işletmesinin atlarına bakmıştır.

Lodos’un Tortusu’nda yazar, babasını ve onun yakın arkadaşı Rahim Usta’yı anlatır. Yine uzak geçmişte yaşanan artık bir anı tadında olan bir öyküdür. Babası ve Rahim Ustanın -iki kadim dostun- mezarı yan yanadır. Rahim Usta, karısı Meryem’e un götürmeye çalışırken dağda donarak ölmüştür. Istranca doğasının zorlukları, Istrancalarda yaşamanın güçlükleri konu edilir öyküde.

Eyvah Hüseyin’de, Hüseyin’in bu lakabı alma serüvenine değiniliyor. Yazarın hemen her öyküsünde başkarakterler bir lakabı olan kişilerdir. Bazen de isimler kısaltılarak söyleniyor. Bu durum, bölgenin gerçeğine uygundur.

Öykülerde geçen lakaplardan ve kısaltmalı adlardan bazıları: “Civan Hayri, Kırpışık Teto, Bego, Meho, Deli Nezir, Dayko, Mamo, Hayriz, Meşo, Ramo Mico, İbro, Bayro…” Lakaplar dışında yerel sözcükleri de kullanmayı seviyor yazar; ama gerektiği kadar, yani çok abartmıyor. Folklorik açıdan renk olarak birer ikişer katıyor öykülerine o sözcükleri. İşte birkaç örnek: “süsmek, çerge, ayağı bertilmek…” Bir de öykülerde duruma özgü kullanılan özel söyleyişler var: “Çakalın derdi çarık/Rukiye’min yüreciği yanık…”

Bu noktada Melih Cevdet’in tespitini hatırlamak gerekiyor: “…Diyeceğim, İsmail Gümüş’ün öykülerini, bir ‘şive’ ya da ‘ağız’ sevgisi ve tadından yararlanma biçiminde yorumlamak tümden yanlış olacaktır.(…) Bu kişilerin neredeyse tümü, baş­larına gelen olayları göçmen ağzı ile anlatmakla kalmıyorlar, aralarında Boşnakça ya da yarım yamalak Türkçe konuşan­lar da var. Demek ben bir ‘dil’ ile karşı karşıyaydım. Öykücümü­zün kişiliğini yapan en büyük etmenlerden biri olduğuna inan­dığım bir ‘dil’ ile.”

Kitabın son öyküsü Ramo Mico, gerçekten enfes bir öykü. Sevgili Mila’sını Bosna topraklarında bırakıp Türkiye’ye gelmek zorunda kalan Ramo Mico’nun acılarla dolu hayatıdır anlatılan. Bosna’da Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar arasındaki gerilimli yaşam konu edilir öyküye. Sırp kızı Mila’nın, Ramo’nun karısı oluşu Sırplar tarafından bir türlü kabullenilemez.

Yüzlerce Sırp, Mila’yı daha toprağı kurumamış mezarından çıkarıp törenle başka bir yere defnederler. Mila’nın Müslüman Ramo’ya varması hiçbir zaman kabul görmez. Balkan coğrafyasının o bir türlü bitmek bilmeyen etnik sorunları, insanlar arasındaki ayrışmalar ve önyargılar konu edilir öyküde.

Yazar Talip Apaydın’ın yorumuyla bitirelim: Eski yalnızlıkların öykücüsü İsmail Gümüş. Ağıt yakan bir türkücü… Kırsal Rumeli’den gelip kentlerin beton yığınları arasında eski yalnızlıkları, yoksunlukları özlemle değil belki, ama hü­zünle anan, öyküye şiir katan bir yazıncı. Dokunaklı, titreşimli öyküler. Her okuyanda izler kalacak kesinlikle.”

Kalmaması da mümkün değil. Kitap bittiğinde Habiba’nın -kendi kendime dillendirdiğim- türküsü içimi yakıyordu:

Oy Habiba verem bolu vala                  (Uy Habiba verem olasın

U veremu Ahma spominala                  (Verem de Ahmo’yu anasın…)

Boşnak Türküsü
İsmail Gümüş
Cumhuriyet Kitapları, 243 s.

Yorum Yap