Saraybosna’nın sembolik noktalarından Başçarşı’daki çeşme ve Yeşil Cami.

Aşkın Başkenti: Bosna

Doğacağımız şehir, yaşayacağımız hayat bize sorulsaydı nereyi seçer, nasılbir hayat düşlerdik? Bu zor soruya verilecek elbette birçok cevabımız olacaktır.Kararsız kalanlarımız, alternatifli cümleler kuranlarımız, ‘yok yok şurası’deyip karar değiştirenimiz bulunacaktır. Böyle bir karar hakkım olsaydı hiçdüşünmeden Saraybosna’da doğmayı, orada yaşamayı tercih ederdim. Hemde bir yerde uzun süre kalmayı beceremeyen bir gezgin olarak.

Yazı ve fotoğraflar: Halit Ömer Camcı

Poçitel Koyü’nden bir görüntü.
Poçitel Koyü’nden bir görüntü.

Hatırlamamak ve hiç unutmamak arasında

Bosna kültürel ve coğrafi olarak çok uzağımızda değil. Karar verdiğiniz gün uçağa atlayıp gidebileceğiniz bir mesafede.Vize gerektirmiyor. Havaalanından otele,restorandan kafeye kadar her yer çok tanıdık. Konuşulan cümlelere kulak kabarttığınızda bazı kelimelere aşina olduğunuzu fark etmeniz uzun zamanınızı almıyor. ‘Allah razı ola’ Boşnakça bir cümle olarak çok tanıdık geliyor. Selam verdiğiniz, bir medresede adını sorduğunuz çocuklardan ‘ismim Murat, adımFatih, bana Alija (Aliya-Ali) derler’ gibi cümleler duyuyorsunuz. Sokaklar eski İstanbul’u, biraz daha dikkatli baktığınızda Tanpınar’ın Bursa’ sını anımsatıyor.Vitrinler, yüzler, sesler, ezanlar, köprüler,bahçeler, bahçelerde güller hep tanıdık geliyor. Burası başka bir ülke olamaz. Tarihe biraz dokunduğunuzda, geçmişi az bi’şey hayal ettiğinizde karşınızda hep bildiğiniz bir hatıra canlanıyor. Ve kendinize sormadan edemiyorsunuz; zaten benim olan bu memlekete gelmek için, niçin bu kadar geç kaldım? Hatırlamamak ve hiç unutmamak arasında kalıveren Bosna’ya gitmek üzere bir Cuma sabahı yola çıktık. Bembeyaz bulutlar arasında fazla oyalanmadan yemyeşil bir ormanın içine iner gibi indik Saraybosna’ya. Güne yeni başlayan Bosnalılarla başladık biz de şehri dolaşmaya.

Aliya İzzetbegoviç’in Saraybosna Başçarşı yakınlarındaki kabri…
Aliya İzzetbegoviç’in Saraybosna Başçarşı yakınlarındaki kabri…

Akzambaklar ülkesinin bilge kralı

Bir şehre ilk girdiğinizde o şehrin büyüklerini ziyaret edin tavsiyesine uyuyarak şehri adımladığımız ilk yer Bilge Kıral Aliya İzzetbegoviç’in kabri oldu. Ölüm tarihi 1994 yazan taşların arasında beyaz zambaklar içinde bir büyük zambak gibi duran anıt mezara vardık. Hatıraları ile hala dipdiri aramızda yaşayan Aliya’nın mezarı sadece bir sembol gibi duruyordu. Fikirleri ve tarihe bıraktığı mirasın ölmediği ve çağımızın en karizmatik, en bilge, en medeni devlet başkanlarından biri olan Aliya’nın kabrini bir cennet bahçesini dolaşma ferahlığı ile seyrettik. Mezarın hemen yanında genç bir asker hep ufka bakarak nöbet bekliyordu. Sanki Aliya dün göçmüş, sanki hüznü hiç bitmeyecekmiş gibi duruyordu. Zambaklar, güller, unutma beni çiçekleri ile dolu mezarlık; insana, ölümün değil yaşamış olmanın ferahlığını sunuyordu. Mezarı kazılırken toprakları Boşnak askerlerin elleri ile kazdığını öğrendik. Bu Bilge Kahramanı misafir edecek toprağı, kazma ve kürekle acıtmak istemeyen askerlerin ne kadar naif, ne kadar şefkatli, ne kadar merhametten nasipli olduklarını duyumsadık. Dikkatimizi çeken bir diğer şey Aliya’nın mezar taşına sıfat olarak ‘cumhurbaşkanı’ değil ‘Abdullah / Allahın kulu’ yazdırmış olması oldu. Boşnak rehberimiz Mirza, ‘Aliya’nın kabir toprağının bir kısmının İstanbul’dan, Fatih Sultan MehmetHan’ın türbesinden getirildiğini söylediğinde, Aliya İzzetbegoviç’in kabrinden bir nokta olarak başlayan, ardındanSaraybosna’yı, sonra Bosna-Hersek’i ve daha sonra tüm Balkan coğrafyasını kaplayan bir ışık parladı zihnimizde. Dünya tarihi son yüzyılda nasıl şekillenirse şekillensin, haritalarda kırmızı çizgileri kimler keyiflerine göre nasıl çizerse çizsin bu ışıktan çizginin varlığını silemediler.

Saraybosna’nın sembolik noktalarından Başçarşı’daki çeşme ve Yeşil Cami.
Saraybosna’nın sembolik noktalarından Başçarşı’daki çeşme ve Yeşil Cami.

Suların ferahlamaların berraklıkların ülkesi

Aliya’nın mezarından sonra yıllar evvel de uğrayıp suyundan içtiğim ve ‘kim bu sudan içerse Saraybosna’ya bir daha gelir’ dedikleri çeşmenin yanına gittik. Herkes için aynı şey geçerli mi bilmem ama ben bu iddialı cümlenin şahidi olduğumu itiraf etmek isterim. Bosna’nın genel manzarasını ılıcalar, göller, şelaleler, çeşmelerle özetlemek doğru bir tarif olabilir. Gazi Husrev Bey camiin dış duvarında yer alan bu çeşmeden başlayarak, Blagay Tekkesinin hemen yanında bir dağın içinden çıkan Buna nehrinin suyuna, yine Saraybosna’da yer alan düşler bahçesi Ilıca’ya kadar her yer su ile şekillenmiş. Bosna’da su içmek istediğinizde herhangi bir çeşmeden, evlerde ya da otellerdeki musluklardan içebiliyorsunuz. Rehberimizin iddiası plastik şişelerde satın alarak içtiğimiz sulardan daha sağlıklı ve test edilmiş bilgi olarak da gerçekten daha lezzetli suları Bosna’nın.

Fatih camii ve Hacer-ül Esved taşı

Saraybosna’da uğrayacak çok yer var. Bunların başında Başçarşı diye adlandırılan tarihi şehrin içinde Kanuni Sultan Süleyman’ın halasının oğlu Gazi Hüsrev Bey’in Cami ve hala aktif olarak eğitim veren medresesi yer alıyor. Hemen ardından Gazi Hüsrev’den biraz ilerde ahşaptan yapılmış şadırvan çeşmesi ile meşhur Başçarşı meydanına uğruyoruz. Salkım güllerle dolu bahçesinden geçip Yeşil Camii’ye, oradan fetihten sonra Bosnalıların Fatih Sultan Mehmed Han’a hediye olarak yaptıkları Fatih camiine gidiyoruz. Camiin arka bahçesindeki Osmanlı mezar taşları ve içinde mihrabında yer alan Hacer-ül Esved taşı dikkatimizi çekiyor. Kabe duvarında hacıların dokunmak için büyük gayret sarf ettikleri Hacer-ül Esved taşından kopan bazı parçaların İstanbul’da Kanuni Sultan Süleyman Türbesinde, Kadırga’daki Sokullu camiinde ve bazı başka camilerde özellikle mihraba ya da kapı girişlerine yerleştirildiğini biliyorduk. Hacer-ül Esved taşı Osmanlı için; Mekke, İstanbul ve Bosna’yı birbirine bağlayan bir hat gibi çok değer verilen coğrafyayı vatan yapan bir unsur olarak kullanılmış.

Travnik

Travnik_PanoramaBosna yolculuğumuzun ikinci gününde bir Osmanlı şehri olan Travnik’e uğruyoruz. Kalesi, İbrahim Paşa Medresesi, Süleymaniye Camii ve şehir camilerindeki kalem işleri ile anacağımız Travnik bir Karedeniz şehrinin tarihi dokusu ile muhafaza edilmiş şekli gibi duruyor karşımızda. Kaleden şehre baktığımızda manzara görkemli çağları çağrıştırıyor. Saraybosna’nın 90 km batısında yer alan Travnik aynı zamanda Bosna–Hersek Federasyonu’nun oniki kantonundan biri olan Merkez Bosna Kantonu’nun da başkenti. 30 bin civarında az sayılabilecek nüfusuna rağmen Travnik, tarih boyunca önemli bir merkez görevi görmüş. Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü yıllarda Bosna Eyaleti’nin merkezi olan şehirden çok sayıda vezir ve devlet adamı yetiştiği biliniyor. Bu vezirler yıllar boyunca Osmanlı Devleti’nde önemli hizmetlerde bulunmuş. Bu nedenle Travnik “Vezirler Şehri” olarak da anılıyor. Travnik, Drina Köprüsü isimli romanı ile 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan İvo Andriç gibi dünyaca ünlü edebiyatçıların yetişebildiği kültürel bir zemine de sahip. Kurulduğu 1705 yılından bu yana eğitim faaliyetleri devam eden Elçi İbrahim Paşa Medresesi gibi eğitim kurumları bu kültürel zemini oluşturan başlıca unsurlardan biri.

  Konyalı İş Adamları Balkanlar'da

Süleymaniye Camii, Rumeli’ye has “alaca” diye adlandırılan bezemeli camilerden biri. Bu tür camilerin en iyi örneklerinden olan Makedonya’nın Kalkandelen şehrindeki Alaca Camii ile benzer özellikler taşıyor. 1816 yılında Süleyman Paşa tarafından yaptırılmış. Cami içerisinde mihrap duvarı hariç, ahşap direklere oturan U şeklinde bir mahfil ve minberde, iç ve dış duvar yüzeylerinde 19. yüzyıla ait kalemişi süslemeler bulunuyor. Bu güzel caminin ön tarafında bir şadırvan, doğu tarafında 1839 tarihli bir çeşme ve güneyinde ise iki gözlü bir köprü bulunuyor. Lavsa Nehri üzerinde bulunan ve 1590 yılında inşa edilen köprü halen kullanılıyor.

Blagay tekkesi ve Sarı Saltuk
Anadolu’nun Yunus Emresi’nin Balkanlarda karşılığı Sarı Saltuk’tur. Horasan Erenleri’nden biri olarak Bosna’ya gelen Sarı Saltuk Avrupa’nın gönül fatihlerinin ilklerinden. Balkan coğrafyasının farklı yerlerinde mezarı, makamı bulunduğu düşünülen Sarı Saltuk için en belirleyici yerlerden biri de Blagay Tekkesidir. Mostar’la vezirler köyü Poçitel arasında
Buna nehrinin kaynağının çıktığı su başında yapılmış Anadolu evlerinden birini andıran tekke 550 yıllık bir tarihe sahip. Evliya Çelebi’nin de uğramadan geçmediği bu tekkeyi oluşturan manzarayı tamamlayan Buna nehrinin kaynağı da öyle alelade bir kaynak değil. Avrupa’daki en büyük karstik kaynaklardan biri. Dağdan, saniyede 43.000 litre su çıkarak nehri oluşturuyor. Tekkeye bitişik türbede Sarı Saltuk ve tekkenin uzun süre şeyhliğini yapmış Aşık Paşa’nın sandukaları yer alıyor. İki katlı Amasya evlerini hatırlatan Tekke’nin tavanların ahşap süslemeleri oldukça etkileyici.

Poçitel
Bosna-Hersek’teki Türk kültürünün bir diğer örneği de Poçitel’deki Osmanlı köyü. Adriyatik’e otuz kilometre mesafedeki Poçîtel de Mostar gibi, zümrüt renkli Neretva ırmağının kıyısında, yemyeşil bir dağın yamacına kurulmuş. Bir tabiat manzarasının doğal uzantıları gibi duran kalesi, camii, hamamı, saat kulesi ile etkileyici pastoral bir resme benziyor. İvo Andriç’in ‘ressamlar şehri’ tanımlamasının içi boş değil. Kaleye camii ile medrese yolu arasından çıkarken bastığınız parça taşlardan yapılmış yolu ile ve yanından akan Neretva nehrinin yeşili ile köyün doğal manzarasının yeşili minyatür bir düş bahçesi duygusu uyandırıyor insanın içinde.

Panoramik Mostar Görüntüsü…
Panoramik Mostar Görüntüsü…

Don’t forget Saraybosna, don’t forget Mostar

1994 yılında, yaşı yirmiyi geçen herkesin yaşadığı bir zamanda ve hemen yanı başımızda gerçekleşen savaş, Bosna’nın unutulmaması gerekenler listesinin en başında yer alıyor. 120 bin sivilin katledildiği ve uluslararası hukukun hiçe sayıldığı katliam hakkında istatistikî bilgilerin dışında da insanî kayıpların olması mağduriyetlerin günümüze kadar
devam etmesini sağlamış durumda. Adı ölenler listesinde yer almayan, mezarı bulunmayan binlerce isim hala gündemde duruyor. Kaçırılıp dünyanın farklı coğrafyalarına insanlık dışı hayatlar yaşamaya sürüklenmiş sayısı belli olmayan çocuklar, genç kızların varlığı sa-vaşın aslında hala bitmediği ve adaletin de tecelli etmediği gerçeğini ortaya çıkarıyor. Hırvat topları ile yıkılan Mostar köprüsünü gezerken köprünün bir tarafında bombalanma sırasında Neretva nehrine düşen taşlardan birinin üzerine Dont Forget / Unutma yazılmış. Bu unutma cümlesi hem Boşnaklar için hem de tüm dünya ülkeleri, özellikle de bizim için yazılmış sanki. Taşa, kitaba, kadına, bebeğe dahi düşman olmuş bir anlayışın yıktığı binaları, kıydığı (resmi rakamlarla) yüz küsur bin canı unutmayalım diye, kağıtlar yakılır, zihinler unutur diye özellikle taşa kazınmış bir uyarı. Mostar’ı anlatmaya bu cümlelerle başlamamak gerekirdi. Tarihte ne ise bugün de o olarak kalabilen, yıkılan köprünün yeniden (ve yine Türkiyeli ustaların gayreti ile) inşa edildiği, camileri, nehri, köprüsü, insanı ile ‘biz’ olan bir şehir Mostar.

Işığa açılan tünel

Bosna yolculuğumuzda uğradığımız son adres Saraybosna Havaalanına çok yakın bir yerde bulunan tünel oldu. Savaş yıllarında insani yardım, gıda ve ilaç gibi malzemelerin Saraybosna’ya girişinin tek yolu havaalanına yakın mütevazı bir evin içinden şehre yakın bir noktaya kadar açılan bir tünel olmuş. Şehirden havaalanına giderken ya da alandan uçağa doğru koşarken Sırpların İngman dağlarında konumlanan keskin nişancılarının kurşunlarından korunmak için kullanılan tünelden on binlerce insan geçmiş ve tünel şehrin nefes alıp vermesinin tek kanalı olarak vazife görmüş çok uzun bir süre.

İnsanı en acıtan an ve sözün bittiği yer Savaşı anlatmayı bir başka yazıya bırakarak savaş hakkında en insanlık dışı hadiselerden birini anlatmadan geçemeyeceğim; Bosna soykırımından önce Eski Yugoslavya döneminde Boşnaklar, Hırvatlar ve Sırplar aynı ırkın inançlarıyla ayrılmış farklı isimli evlatları olarak bir arada yaşıyordu. Osmanlı toprakları olarak 400 küsur yıllık bir tarihi vardı. Binsekizyüzlü yılların sonunda Avrupa, milliyetçilik hareketleri ile birlikte yaşama kültürünü de kaybetti. Bu kaybediş başta Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk, Bosna-hersek gibi çok kültürlü Balkan coğrafyasını etkiledi. Tarih 1992’ye gelince Boşnakların ve Hırvatların ve daha farklı etnik kökenli insanların yaşadığı coğrafyaya Sırbistan / Büyük Sırbistan ismini verme heveslisi Yugoslav ordusu askeri Sırp milliyetçileri büyük bir kıyım başlattılar. Ardından bu kıyıma Hırvatlar da dâhil edildi. Dünyanın gözü önünde Rusya’nın Sırplara, Almanların Hırvatlara desteği ile büyük bir soykırım yapıldı. İnançlarından, dinlerinden dolayı bir milleti dünya tarihinden silmek üzere büyük bir çalışma yapıldı. Birleşmiş milletler’in orduları Boşnakları korumak üzere göreve geldiğinde yaptıkları şey Boşnak asıllı insanların hayatları hakkında Sırplar ve Hırvatlarla pazarlık oldu.

Haftasonu snaypırları

İnsanı ve insanlığı en acıtan olaylardan biri de; hafta içi kendi ülkesinde (Rusyave Almanya ve Hıristiyanlık vurgusu ile yaşayan başka ülkelerden) işinde gücünde çalışan bazı kişilerin (insan diyemiyorum) hafta sonları Bosna-Hersek’e gelip iki günlüğüne insan (Boşnak) avına çıkmalarıdır. Resmi belgelerle tespit edilmiş, kim oldukları bilinen ve hala hayatta olan bu kişiler bir yabani hayvan öldürme keyfi ve şehveti içinde çocuk, kadın, yaşlı demeden binlerce Boşnak’ın katili olmuşlardır. Bugün kitapları satışta olan, kendi ülkesinde meşhur bir Rus şairi de bu katiller arasında ismini tarihe yazdırmış ve insanlığını kaybetmişler listesine kendini ekletmiş olarak şiirlerini yazmaya devam etmektedir.

Ayrılmamak üzere Bosna

Bosna hakkında anlatılacak çok şey var. Bir dergi sayfası sınırlarına koca bir tarihi ve coğrafyayı sığdırmak imkânsız. Bosna’yı bir tarih yada bir coğrafya olarak tanıyabilmek için yapılması gereken ilk iş yola çıkıp oraları görmek olmalı. Bosna yolculuğumuzda rehberliğimizi yapan Boşnak asıllı Nejat ve Mirza’nın sözleri her daim kulaklarımızda; ‘Bizi unutmayın ve buraya sürekli gelin. Siz gelirseniz bize kimse bir şey yapamaz!’

Bu yazı 2011 yılının Temmuz ayında yayınlanan Gezgin dergisinin 53. sayısından alınmıştır.

 

 

 

 

Yorum Yap

Ayrıca Bakınız

Türkiye’nin Avrupa kapısı Bosna Hersek

Bosna Hersek dış politikasının en önemli hedefi ve amacı Avrupa – Atlantik entegrasyonudur. Avrupa’nın ortasında …