Tufan Gündüz, Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi

Kako se kaže Alahimanet?

Tufan Gündüz, Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi
Tufan Gündüz, Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi

Artık gözlerim alıştı. Şimdi karşılaştığım insanlara uzun uzun bakmıyorum. Boşnaklar uzun boylu, beyaz tenli, mavi gözlü, güzel görünümlü insanlar demiyorum. Esmer, kısa boylu çok nadir de olsa bıyıklı kişileri de görmeye başladım. Kendimi onların arasında yabancı gibi görmüyorum, hatta onların da beni fark ettiklerini sanmıyorum.

Evine misafir olduğum Nedim Deliç, sanki Adana’dan kalkıp buraya çalışmaya gelmiş yağız bir Türkmen delikanlısını andırıyor. Zaten soyadındaki ç harfinden başka Boşnak olduğunu çağrıştıran hiçbir emare yok. Sevgili kız kardeşi Emina da öyle, çekik gözleri ve esmerliği ile sanki bir Yörük kızı, Çukurova’dan buraya göç etmiş.

Bir konferans vesilesi ile tanıştığım bir kişi bana Barakoviç soyadını taşıdığını söyleyip, Barak kelimesinin anlamını soruyor.  Kendisine Barak Türkmenlerinden bahsediyorum. “Evet.” diyor “Benim dedelerim Antep taraflarından gelmişler bunu hep söylerdi.” Keza, küçük bir işletmesi olan Almir Mollaosmanoviç, kendisinin aslen Türk olduğunu, soyunun Osmanlı paşalarından Topal Osman Paşa’ya dayandığını övünerek anlatıyor. Bunlarla veya soyadlarının anlamını merak eden başka kişilerin Türklük ile bağlantılarının olduğunu bir Türk’ten duymuş oldukları memnuniyetle kalsa iyi olurdu belki, hiç olmazsa ülkeme döndüğümde anlatacak bir iki sözüm olurdu, ama, Turan, Memiş, İbiş, Yaşar, Türkoğlu (Turkoviç), Mehmet, Tursun gibi öz Türkçe isimlerin ön ad veya soyadı olarak kullanılması o kadar fazla ki dedelerden kalan isim mirasına sıkı sıkı sarılınmış olması beni artık şaşırtmıyor. Fakat ürkütüyor, toprağı avuçladığımda altından ne çıkacağını tahmin ediyor olmam, içime derin bir korku salıyor. Bu yüzden yere bakmaktansa uzak ufuklara göz gezdiriyorum.

Her vesileyle Türklerin hayat tarzı ile Boşnakların hayat tarzını mukayese etmekten benzerlikleri veya ayrılıkları tespit etmeye çalışmaktan da vazgeçtim. Evlerine misafir olduğum ailelerin Türk ailelerden neredeyse hiç farkı yok. Kadınlar hiç oturmuyor, sürekli soframıza yemekler taşıyor.

Geleneksel Boşnak yemekleri, Cüveç (=güveç), börek, sarma yaprak (=yaprak sarması), çevapi (=kebap), çorba ve daha neler neler… Sanki komşumun evindeyim. 

Geleneksel Boşnak giysileri ise biraz Yörük, biraz Karadeniz karşımı. Yemeniler, cepkenler, yelekler, çatkılar, beşibiryerdeler…

Halk oyunları mı? Sanki Uzungöl yaylasında upuzun diziliş ve kemençenin verdiği coşkuyla horon tepmeler… Karadeniz havası öylesine esiyor ki unutulmuş bir Türk şehrinde yaşıyormuş gibi hissediyorum. Dört yıl Türkiye’de Üniversite eğitimi almış olan öğrencimiz Almir şaka ile karışık: “Ben Karadeniz’den buraya göç ettiğimize kesin olarak inanıyorum.” diyor. Gülüyoruz.

Ramazan bayramı boyunca hemen her minarede asılı olan yeşil zemin üzerine beyaz ayyıldızlı bayrakları hüzünle seyredip Boşnak dostlarıma bunun ne anlama geldiğini de sormuyorum artık. Ay-yıldızın hüzünlü gölgesi bu yurtlara zayıf ta olsa serinlik vermeye devam ediyor. Boşnak dostum bana: “Sende Türk bayrağı var mı?” diye soruyor, “Hayır.” diyorum. Sağ elini, kabarttığı göğsünün üstüne hızla vurup “Bende var!” diyor. Sonra: “Biliyor musun ne yapıyorum, arabamla Türkiye’ye giderken Sırbistan’dan geçmek zorundayım. Hemen bayrağı çıkarıp camın önüne seriyorum… O zaman bana kimse dokunamıyor.” Diye övünüyor. Dudaklarıma konan acı tebessüm hafifçe okşanan gururumu bastırıyor.

Srebrenica’da gördüğüm katliam manzarası Avrupa’nın ortasında yükselen minarelerin neye mal olduğunu tokat gibi yüzüme vurduğundan beri, ahalisi Müslümanlardan ve Hıristiyanlardan oluşan kasaba veya köylerdeki birbiri ile yarışırcasına en yüksek tepelere inşa edilen camilere ve kiliselere bakıp, burada gizli bir din savaşı var, her kes kendi dinini haykırıyor diye yorum yapmaktan da kaçınmaya başladım.

  Saraybosna borsasi

Yıllardır beraber yaşadıkları insanların bir gün gelip yaşlı, kadın, çocuk demeden neden katliam yaptıklarını anlamak da Boşnakları epey zorlamıştı. Şimdi onlar da farkında neden öldürüldüklerinin.Osmanlı’nın mirasına sahip çıkmanın bedelini ağır bir şekilde ödemek, pek çok şey öğretmişti onlara. Oysa kurşunların sahipleri Kosova’nın intikamını yanlış kişilerden alıyor olmalarına rağmen “Türk” olarak gördükleri masum insanları öldürmenin tadını çıkarmışlardı. Soykırım anıtında açılan deftere “İbişoviç, Turanoviç, Turkoviç, Mehmet, Tursun… Sizler kimlersiniz? Kimlerin yetimleriydiniz? Unutulan topraklarda nasıl kaldınız? Sizleri koruyamadık! Dün yetimdiniz, bugün şehid… Bizi affedin.” Diye yazıyorum, gözlerimden süzülen yaşları saklamaya çalışarak.

Türk dostum Saraybosna’da bir Boşnak aydını ile yaptığı sohbeti anlatıyor. Boşnak aydın Bosna ve Boşnakların sorunlarından uzun uzun bahsettikten sonra “Osmanlı Devleti’ne dolayısıyla sizlere çok kızıyorum. Hatta bu kızgınlığım bazen nefrete dönüşüyor. Çünkü bizi yalnız bırakıp çekip gittiniz” diyor. Kendimi tutabilmek için derin bir nefes alıp uzun bir “offf…” ile bırakıyorum.

Buraya ilk geldiğim günlerde gözüme ilişen “Bayram Şerif Mübarek Olsun” afişlerine, bir mezar taşındaki Osmanlı harfleri ile yazılmış “Ruhu için fatiha” yazısına sıklıkla duyduğum “Haydi Buyrun… Buyrun” tekliflerine ya da “Bayram şerif mübarek olsun/Allah razı olsun” diyaloglarına da şaşırmıyorum.  Çünkü Boşnakça’ya sekiz binden fazla Türkçe kelime girmiş, ya da Türkçe’de kullanılan anlamlarıyla Arapça veya Farsça kelimeler taşınmış. Eğer dikkatli bir dinleyici iseniz bu kelimeleri hemen fark edebiliyorsunuz. 

Zaten görmezden veya duymazdan gelmek de imkânsız. Beşik, yastuk, dorat (doru at), yaşar, çup (küp), alet, bar (=bari), basamak, âdet… her vesile ile kulağınıza çalıveriyor. Azap, Deli, sipahi, kale kumandanı, subaşı, kadı, beylerbeyi gibi görevlerle gelen Türkler, doğal olarak Türkçe’yi de taşımış buralara.

Evine misafir olduğumuz bir Boşnak aile ile bunları uzun uzun konuşuyoruz. Meslektaşım Genç Osman Geçer, duyduğu her kelimeyi cebinde taşıdığı küçük not defterine kaydediyor. Ona “Boş ver, sonu yok bu işin” diye şaka yapıyorum. Israrla kaydedeceğini söylüyor. Evden ayrılırken güle güle anlamında bize “Alahemanet” diyorlar. Evin hanımı bizi Türkçe birkaç kelime ile uğurlamak istiyor, öğrencimiz olan kızına soruyor: “Kako se kaže Alahimanet” (Güle güle, Allah’a Emanet olun diye – Türkçe’de – nasıl söylenir?) diye soruyor yavaşça. Tebessüm edip: “Biz de öyle söylüyoruz” diyoruz hep bir ağızdan. “Allah’a emanet olun.”

Yıllar önce Allah’a emanet ettiğimiz kardeşlerimizi, sonsuza kadar yine Allaha emanet ederek ayrılıyoruz evden. Yüreğimin orta yerine hançer gibi saplanmış olan Osmanlı coğrafyasının, içimi derin bir sızıya sürüklediğini hissederken, nasıl söyleneceğini öğretemeden ayrıldığımız topraklara bu gün yeniden dönüp, anlamı yüzlerce yıllık ayrılıkta yatan ve sadece basit bir “Güle güle.” demek olmayan bu veda sözlerini nasıl öğreteceğimi düşünmemeye çalışıyorum.  

Bu yazı 2008 yılında kaleme alınmıştır. (Tufan Gündüz)

Yazar: Tufan Gündüz

Yorum Yap

Ayrıca Bakınız

Türkiye’nin Avrupa kapısı Bosna Hersek

Bosna Hersek dış politikasının en önemli hedefi ve amacı Avrupa – Atlantik entegrasyonudur. Avrupa’nın ortasında …